|
|
|
|
|
|
|
|
Sporcu ajan
|
|
|
|
|
|
Çeviri: Sporyazarlari.Com
Moe Berg yaşasaydı 9 Mart Pazar günü 106 yaşında olacaktı. O yüzden, ömrüm boyunca duyduğum en olağanüstü sporcuyu anmak için uygun bir zaman olduğunu düşünüyorum.
Yakın bir zamanda, Güney Carolina’da ikinci el kitap satan bir kitapçıda, eski bir biyografiye rast geldim: Moe Berg: Atlet, Alim, Casus. Kitabı okurken düşünüp durdum: “Olamaz!”. Berg hakkında herşeyi bilen Amerikalı okurlardan özür diliyorum; ama herkes Berg’i tanımalı.
1902’de göçmen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak New York’ta dünyaya gelen Berg, New Jersey eyaletine bağlı Newark’ta yetişti. Fakir olmalarına rağmen, Princeton’dan onur derecesiyle (magna cum laude) mezun oldu. Okul ona hocalık teklifinde bulundu; ama bunun yerine o Brooklyn Dodgers beyzbol takımına katıldı. Yolculuklar sırasında, Berg Japon kimonosu ve hasır şapkasıyla bir yatağa oturur, kendisini değişik dillerdeki gazetelere kaptırırdı: “Dokunmayın, onlar canlı”, şaşkınlık içerisindeki takım arkadaşlarına böyle derdi.
İlk sezonunun ardından, filoloji (dil bilimi) üzerine çalışmak amacıyla Sorbonne’a gitti. Dodgers’dan oda arkadaşı bunun çılgınlık olduğunu düşünüyordu: “Hey, Moe; Paris’in ne için olduğunu bilmez misin sen?”. Ancak ortaçağdan modern Fransızca’ya geçişteki değişim Berg’i hep büyülemişti. Sezon harici zamanlarında Wall Street’te avukatlık yaptı ve beyzbol hakkında Albert Einstein’ın hayran olduğu bir makale yazdı.
Beyzbol oynarken Berg çoğunlukla bilgisini saklardı. Takım arkadaşları gibi gramer kurallarını hiç sayarak konuşmaktan zevk alıyordu: “Birden fazla dilde uzmanlık kazanmak için yıllarımı harcıyorum. Ve bakın ne oluyor? Beyzbol takımında yakalayıcı oluyorum ve beyzbol sahasında kullanılan işaret diliyle yetinmek zorunda kalıyorum.” Aynı zamanda çok da iyi bir yakalayıcıydı. 1931’den 1934’e kadar Berg 117 maçta hatasız oynadı. Arada Hitler’in şansölye olduğu gün Berlin’e gitmenin de bir yolunu buldu. Savaşın çıkacağını o zaman gördü.
Belki de o zamanlar da casusluk yapıyordu. Belki de Babe Ruth ve diğer beyzbol ligi oyuncuları ile Japonya turunda olduğu 1934 senesinde başladı. Uzun, esmer, yakışıklı ve harika bir dansçı olan Berg diplomatik resepsiyonlarda kendisini gösterdi ve İmparator Hirohito ile Japonca sohbet etti. Ayrıca Tokyo ile ilgili, daha sonra Amerikan bombardıman uçaklarına yardımı dokunacak, gizli bir de film yaptı. Japonca’yı seviyordu.
16 senelik beyzbol hayatı boyunca babasının bir kere bile oynarken kendisini izlememiş olması Berg’i üzüyordu. Yaşlı babası Berg’in beyzbol kariyerinden hoşlanmıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Berg’e sıklıkla, herhangi başka bir şey yapabilecek durumdayken neden beyzbol oynadığı soruluyordu. “Büyükanneler bile iri yarı bir oyuncunun başında durduğu beyzbol kalesine ulaşmanın heyecanını yaşamalı” diye cevap veriyordu bu soruya.
Pek çok oyuncu Berg’e karşı şaşkınlıkla karışık bir sevgi duyuyordu. Boston’dan takım arkadaşı Ted Williams söyle konuşuyordu: “Hiç böyle bir gösteri görmedim ve Moe hiçbir zaman bu gösterinin başrolünde olduğunu bilmiyordu”
Atıcı Lefty Gomez: “Bütün hayatı boyunca gizemli birisiydi. Hep bir yerden geliyor oluyordu. Kimse nerede yaşadığını ya da zamanını nasıl geçirdiğini bilmezdi”. Birden bire Berg’i İngiliz politikacı Anthony Eden ile Sanskritçe fiil biçimlerini tartışırken görebilirdiniz.
Berg beyzbol oynamayı 663 maçtan sonra 1939’da bıraktı, tam savaş zamanı. 1942’de Japonlar’ı radyo yayınında Japonca barışa davet etti. İçten, ama alimane bir tavırla şöyle konuştu: “Aynı ulusal spordan keyif alan bu iki halk arasındaki bu husumet için ne sebep var?” Berg’i duyduklarında bazı Japonlar bu sözler üzerine gözyaşlarına engel olamadı.
Stratejik Servisler Ofisi (SSO) için casusluk yapmaya başladı. “Moe Berg”in yazarları OSS dokümanlarına ve Berg’in eski iş arkadaşlarına ulaşmayı başarmışlardı. Berg’i, Yugoslavya’ya, işgal edilmiş Fransa ya da Norveç’e sızan, yakalanması halinde yutmak üzere yanında siyanür taşıyan birisi olarak tarif ediyorlar. Ancak Berg’in aklı, zamanla Alman atom projesiyle meşgul olmaya başlar. Ancak eğer atom bombasını imal edebilirse, Hitler’in zafer için bir şansı olacaktı. Berg, Kongo uranyumunun Duisburg’a ulaştığını ortaya çıkartınca, müttefik kuvvetlerin bombardıman uçakları şehri dümdüz etti.
Savaş zamanının İtalya ve İsviçre’sinde, Almanya’nın nükleer fizik alanındaki gelişimi üzerine fizikçilerle ropörtajlar yaptı. Başlarda ağzı sıkı olan bir İtalyan fizikçi üç gün boyunca şair Petrarch hakkında muhabbet ettikten sonra Berg’le konuştu. Berg, Floransa’daki bir cephane fabrikasını Alman bir subay kılığında ziyaret etti. En sonunda Almanya’nın nükleer fizik çalışmalarının merkezini belirlemeyi başardı.
1944 Aralık’ında, Almanya’nın atom projesinin lideri Werner Heisenberg’i İsviçre’de bir konuşma yapma konusunda kandırmayı başardı. Berg silahlı olarak bu konuşmaya katıldı. Kan görmeye dayanamayan Berg, Almanya’nın atom bombası üretmeye yakın olduğunu duyması halinde Heisenberg’i vurmak üzere oradaydı. Konuşmalar sırasında Berg, Heisenberg’in birtakım sözlerine kulak misafiri oldu: “Savaşı kaybediyoruz; ancak Almanya kazansaydı ne güzel olurdu”. Görünüşe göre Almanya bombayı imal edemeyecekti. Churchill ve Roosevelt bu yönde bilgilendirildi.
Savaş sonrası, Berg Amerika’nin liyakat nişanını reddetti ve hatta SSO’dan masraflarının karşılanması yönünde bir istekte bulunmadı. Daha sonra ya hiç çalışmadı ya da sadece gizli görevlerde bulundu. Arkadaşlarıyla haftalar, kardeşleriyle aylar geçirdi; evlerini kitaplar ve “canlı” gazetelerde doldurarak… ta ki evden kovulana kadar. Hiçbir zaman evlenmedi ve görünüşe göre kız arkadaşı da olmadı.
Erkek kardeşi Berg’i Oxford ve Cambridge Üniversitelerini kuran orta çağ öğretim görevlileriyle bir tutuyor: “Tek amaçları uygulama amacı göz etmeden bilgi için bilgi edinmekti.”
Son zamanlarında Berg Mandarin (Çin’de konuşulan resmi dil) eğitimi aldı. Başkan Kennedy ile buluşmasında başkan söyle konuştu: “Moe, sensiz beyzbol eskisi gibi değil artık”. Berg 1972 yılında Newark’ta, şu soruyu sorduktan sonra oldu: “New York Mets bugün ne yaptı?”. Kazanmışlardı.
‘Moe Berg: Atlet, Alim, Casus’, Louis Kaufman, Barbara Fitzgerald ve Tom Sewell (Ballantine)
|
|